Ramazan’da Kur’an’la buluşmak (9. Cüz)

Ramazan’da Kur’an’la buluşmak (9. Cüz)

9. CÜZ Bu cüzde Araf suresinin son tarafı ve Enfal suresinin baş tarafı bulunmaktadır (s. 161-180). Bu
Ana Sayfa Cuma Mesajı, Günün Sohbeti 4.12.2015 1013 Görüntüleme

Ağaçsız Olduğu Zaman Vatan Güzel Değildir

Cumanız mübarek olsun, sabahlarınız hayır olsun!

Sizi Ilgaz Dağları’ndan, kayak merkezi olarak yapılmış olan çok güzel bir yöreden; her tarafa baktığınız zaman kartpostal manzarası gibi, çamlarla çok yüksek tepelerle süslenmiş, çok güzel bir yerden arıyorum. Aile Eğitim Toplantısı münasebetiyle, Ankara’daki teknik eğitimci dernek mensubu kardeşlerimizin Türkiye’nin her yerinden çağırdığı ailelerin eğitimi münasebetiyle burada toplanmışlar. Beni de konuşmaya çağırmışlardı. Çok güzel bir yer. Çamları çok güzel, havası çok güzel; kırmızı ve karaçamlardan, çok kıymetli çamlardan müteşekkil, -Allah nazardan saklasın, korusun.- bir güzel yöredeyiz. Ilgaz’ı eskiden beri severim, ahalisini de severim. Konuşma yerimi böyle biraz anlatmaktan zevk duyuyorum.

Galiba siz de dinlemekten memnun oluyorsunuz. Böyle bir vaazdan öteye daha canlı bir takım hayallerle dolu oluyor galiba konuşma. Burada ben bu güzel çamları görünce, tabii orman yangınlarını düşünmemek, üzülmemek mümkün değil. Bilhassa bizim güzel Egemizde büyük orman yangınlarını, geçtiğimiz senelerde Gelibolu yarımadamızdaki çok müthiş yangını hatırlarsınız. Ben ormanları koruma konusunda fevkalade hassasım.

Burada, yerli arkadaşlarımızdan, burada oturan, yöreyi tanıyan, halkın âdetini bilen arkadaşlarımızdan bir şey duyunca bunu söylemenin bir vazife olduğunu, bu çamlara, bu manzaralara, Ilgaz Dağları’na karşı bir görev olduğunu düşündüm.

Burada bir adet varmış; köylüler, yerliler ateş yakarlarsa ateşi söndürmezlermiş. Ateşi söndürmek sanki uğursuzluk sayılırmış. Ateş söndürmek törelerinde yokmuş. Onun için ateşi söndürmeden bırakır giderlermiş. Çok şaşırdım; insanlarda çok çeşitli töreler, âdetler olabiliyor. Bunun kökenini araştırsa insan bir şeyler bulabilir, tahminlerde bulunabilir; evet eskiden ateş kolay yakılmıyordu, yakma imkânları kolay değildi. Ateşi söndürmemek, bir parça canlı tutmak, sönecek gibi olduğu zaman bir odun daha atıvermek düşünülmüş olabilir. Buradan da halkın hafızasına, örfüne, âdetine “Ateşi söndürmek iyi değildir!” gibi bir şey yerleşmiş olabilir ama acaba bu doğru mu değil mi? Bu orman yangınları güncel bir mesele olduğu için size bugünkü vaazımda bu hususta bir hadîs-i şerîf okumak istiyorum.

Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz sağlam kaynaklardan rivayet edildiğine göre;Mesela sağlam kaynaklar neler? Buhârî, Müslim, Ebû Dâvud, Tirmizî, İbn Mâce…

Bunlar kimdir? Beş meşhur hadis koleksiyonunun yazarları olan çok büyük hadis önderleri, âlimleridir. Bir tanesi de Ahmed b. Hanbel, O da Müsnedü Ahmed b. Hanbel isimli eseri yazmış bir kimsedir ki en büyük hadis kitaplarından birisidir o kitap. 30 bin ila 40 bin arasında, 35-36 bin kadar galiba hadîs-i şerîf ihtiva eden çok muhteşem bir eser.

Hepsinden Allah razı olsun. Nurları, sürurları ziyade, kabirleri pür nur olsun. Allahu Teâlâ hazretlerinin ikramlarıyla ruhları şâd, makamları da âlâ olsun. Rivayet etmişler. Çok sağlam bir rivayet. Daha başka rivayetler de muhakkak vardır. Hadis kitapları araştırıldığı zaman görülür.

Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz buyuruyor ki: La tetrukü’n-nâre fî-büyütiküm hîne tenâmûne. La tetrukün nâr. “Ateşi olduğu hal üzere, yanık olarak bırakmayın.” Nerede? Fi büyütiküm. “Evlerinizde bile.” Evinizde ateş yakmak için belli yer vardır, ocak vardır ona rağmen, Hine tenamun. “Uykuya gittiğiniz, uyumaya başladığınız, uyku vakti gelince uyumak istediğiniz zaman ateşi öylece bırakmayın.” diye Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz evdeki, ocaktaki ateşi bile söndürmeyi tavsiye buyuruyor. Neden?Ateş, belli olmaz, için için yanar; birden bir yerinden bir patlar, “çat!” diye bir ses, bir kıvılcım çıkar; bir kıvılcım bir serveti yok eder. Bir evi kül eder. Bir ormanı, çıplak bir tepe hâline, bir ovayı bir çöl hâline getiriyor.

Ne kadar üzülüyoruz, ne kadar yüreğimiz yanıyor. Orman orada cayır cayır yandıkça biz burada kederden gamdan ölüyoruz, biz de burada yanıyoruz. Peygamber Efendimiz söndürün buyuruyor. Başka hadîs-i şerîfi vardır, insanın gece yatarken neler yapması gerektiğine dair. Peygamber Efendimiz, su kaplarının ağzını kapatmayı tavsiye eder.

Ateşin söndürülmesini tavsiye eder. Bir takım tedbirler alıp ondan sonra uyumayı tavsiye eder. Bu, evin içinde bile böyle olunca dışarıda, rüzgara mâruz, açık, korumasız yerde, yangının ateşin yayılma imkânı olan yerlerde haydi haydi çok daha büyük önem teşkil eder. Hani uğursuzluktur diye ateşi söndürmezseniz, öyle büyük bir uğursuzluk meydana gelir ki insanın sülalesi bir araya gelse onu telafi edemez. Almanya’da duymuştum, bir çocuk kibritle oynarken ormanı yakmış.

Diyelim ki 120 bin tane ağaç yanmış. Saymışlar takribi olarak düşünmüşler, ölçmüşler nasıl ölçmüşlerse, şu kadar ağaç yanmış. Mahkemeye sevk edilmiş çocuk; çocuk küçük, suç ve ceza belli bir yaşta verilebiliyor. Çocuk küçük olunca cezası düşünülüyor, işte başka türlü oluyor. Çünkü henüz ehil değil, yani suça cezaya muhatap değil diye kanunların kuralları böyle. Fakat hâkim şöyle bir karar almış. Çok hoşuma gitti: O çocuğu 120 bin tane ağaç dikmeye mahkûm etmiş. Yani 120 bin ağaç yakmış ise, 120 bin tane ağacı dikeceksin diye mahkûm etmiş ve bunu da polis kontrolüne bağlamış. Her gün ne kadar, her yıl ne kadar ağaç diktiğine bakılacak vesaire. Sonuç itibariyle yaktığı ağaç kadar ağacı dikmiş olacak. Çok güzel bir şey! İnsanın ormandan ağaç kesmesi gerekebilir. Köylünün kendisine mahsus yerden ağaçları kesmesi gerekebilir. Ben diyorum ki şahsen, insan bir ağaç keserse beş tane ağacı yerine dikmeli. Böyle bire beş veya daha fazla şey yapmalı. [ağaç dikmeli diye] Ve ben temenni ediyorum ki [temenni ediyorum.]

Geçen hafta yine böyle bazı güzel toplantılar için Toroslar’daydık. Ve Kayseri’den Toros’lara giderken, Toroslar’dan İstanbul’a gelirken İç Anadolumuz’dan geçtik. İç Anadolumuz ağaç bakımından çok mahrum kalmış bir kısım. Yani Toroslar’da ağaç var, Ilgazlar’da ağaç var ama İç Anadolu’da ağaç kalmamış. Acaba eskiden de yok muydu?Eskiden varmış. Tarih kitapları yazıyor ki İstanbul’dan Şile’ye gidinceye kadar sık ormanların arasından gidilirmiş sonra kalmamış. Ben Ağrı’nın Patnos ilçesinde askerlik yapmıştım, her taraf çırıl çırıplaktı, ağaç yoktu. Dediler ki, 100 sene önce, 80 sene önce -yaşlılar biliyorlar- buraları ağaç doluydu, ağaçlıktı. Şimdi ağaçlar yok. E dikin! Dikmiyor kimse. Kahvede akşama kadar oturuyorlar, sevap kazanma vesilesi olan ağaç dikmeyi yapmıyorlar. Ne kadar yanlış bir şey!

Manisa Tarzanı vardı bir adam, meczup bir zât, işi ormanlarda gezmek; şehre inmiyordu. Boyuna ağaç dikermiş; gazeteler onu anlatmışlardı. Biz de böyle bir hamiyet sahibi olmalıyız. Biraz gayret sahibi olmalıyız. İçimizden bir takım duygular bizi tembel tembel oturtmamalı kahvelerde, boş yerlerde, oyun yerlerinde; kağıt oyunu, tavla oyunu, bilmem bilardo oyunu vesaire. Ne oluyor? Bunlar spor da değil. Sporu anlıyoruz. Yani oyun tarzında olan sporlar insanın bedenini geliştiriyor tamam. Altın madalyaları aldıkça ahâli sevindi. Spora yönelik çalışmaları ben de temenni ediyorum.

Hatta arkadaşlarıma diyorum ki, bakın, şehrinize uzak, 30 kilometre bir yerde bir ucuz, çıplak bir tarlayı paranızla alın. Geniş bir dönüm, 50 dönüm, 80 dönüm, 100 dönüm bir yeri 3-5 arkadaş birleşin çıplak bir yeri alın. Tamam. Bunu bir bahçe mimarına, ziraatçılara gösterin. Bu toprakta hangi ağaçlar yetişir?

Mesela bu Kastamonu’ya gelirken gördük. Bazı yerlerde hiç ağaç bitmiyor ama akasya ağaçları bitmiş. Akasya ağaçları bitmiyor ama iğde ağaçları tutunmuş. İğde ağaçları çok gariban oluyor. Çok çabuk büyüyorlar. O da güzel! Yani o aldığınız yerde hangi ağaç yetişiyorsa, bir greyder getirin şöyle çizik çizik, meyile zıt olarak yatay yatay çizin, ağaç dikme yerleri yapın. Oralara ağaçları dikin on sene sonra orası ormanlık olur.

Planlı şekilde ağaçladığınız için belli yeri futbol, belli yeri voleybol sahası olur, belli yeri koşu yeri, tenis yeri olur. Hatta diyorum ki yüzme havuzu yapın: Hanımlar için, erkekler için yüzme havuzu… Sporu teşvik ediyoruz ama bunun için geniş alan, temiz hava lazım. Temiz hava da ağaçla, yeşillikle oluyor, şehrin biraz dışında oluyor. Halkımızın biraz miskinlikten, tembellikten, kapalı yerlerde oturmaktan, kahvelerde böyle tatsız, faydasız, sıhhat bozucu oyunlarla vakit geçirmekten kurtulması lazım. Hele sigaraya çok üzülüyorum. Çünkü sigara çok tehlikeli bir madde, herkes de içiyor.

Arabasının içinde içiyor, arabayı kullanırken içiyor, motosiklete binmiş motosikleti sürerken ağzında, çoban sürüsünü güderken ağzında sigara… her yerde sigara. Gördükçe yüreğim parçalanıyor. O da bir yangın, o da içenlerin ciğerlerini yakıyor, ciğerlerine kurum dolduruyor, ciğerlerinin cidarlarındaki ince kılcal bir takım püsküllerin hareketlerini öldürdüğü için, ciğerlerin içine giren tozlar, kıllar dışarıya atılamıyor.

Zifir ile beraber sigaranın ziftiyle, zifiriyle birleşip ciğerin derin yerlerine birikmeye başlıyor, artık ciğer ölüyor. Ondan sonra o ciğerin çalışmayan yerlerinden Allah korusun hastalıklar, öksürükler peydah oluyor, nefes alamıyor, sıhhati mahvoluyor, yüzü sararıyor, soluyor, kırışıyor; fevkalade yaygın bir âfet. İnsanı yavaş yavaş öldürdüğünden de sigara içenler bunun bir öldürücü alışkanlık olduğunun farkında değiller.

Farkına vardıkları zaman da iş işten geçmiş, ciğerleri ağzına kadar zifir dolmuş oluyor. O sigaradan kurtarmamız lazım gençleri, alıştırmamamız lazım. Sigara içmek efelik değil. Efelik dağda on tane, 20 tane ağaç dikmektir. “Hadi babayiğitsen kazma salla da on tane ağaç dik de göreyim.”diye efeliği, kahramanlığı, kabadayılığı, erkekliği, delikanlılığı insanların başka, müspet yönlerde ispatlamaları lazım. Böyle yanlış alışkanlıkla, yanlış efeliklerle sıhhatlerini yok etmemeleri lazım.

Onun için siz de şu anda, benim konuşmamı dinlediğiniz zaman, bulunduğunuz çevreye bakın; beni Anadolu’nun neresinden dinliyorsanız camınızdan dışarıya bakın; ağaçsız yerler, yamaçlar, kimsenin beğenmediği, ekimin yapılmadığı yerler varsa oraları alın; hazineninse ilgililerle konuşun… Bir pazar gidip de bir ağaç dikecek kadar bir çukur açamaz mısınız? Biraz yokuşa tırmanıp bir çukur kazacak kadar, bir ağaç dikecek kadar bir gayretiniz olmaz mı? Aile beş kişi ise beş tane çukur kazsanız, beş tane tohum ekseniz, beş tane fidan dikseniz, o çıplak yamaçta beş tane ağacınız olacak. Üç dört hafta -can suyu denilen ilk haftalarda su önemli- gidip de oraya bidonlarla, hepiniz birer bidon alıp da birer bidon bu diktiğiniz fidanın dibine dökemez misiniz?

Onun su ihtiyacını karşılayamaz mısınız? Karşılarsınız. O halde ne olur? Bir iki sene sonra işte benim şu yamaçta beş tane ağacım var. Eğer iki tane dikerseniz on tane ağacım var, üçer tane dikebilirseniz… hani yarışın kendinizle birbirinizle. Baba desin ki ben on tane dikebilirim, ben babayım. Çocuk desin ki baba ben de beş tane dikerim; hanım desin ki ben işte ne yapayım size yemek yapıyorum kır sefasının köftesini, dolmasını hazırladım ben iki tane dikerim. Neyse, bir köşe şöyle ağaçlanır. Ağacın gölgesinde birisi oturduğu zaman bile ağacı diken insan sevap kazanır. Vefat etse bile sevabı ona gider.

Ağaç insanın sevap gelirini devam ettiren bir sadaka-i câriyedir. Meyvesinden kuşlar, insanlar, çeşitli mahlûklar yeseler; oradan ağaç diken sevap kazanır. Dallarının kuruyanlarını kesseler, ısınsalar sevap kazanır. Hava temizleniyor, ağaç havadaki şeyleri filtre gibi süzüyor. Ağaç çok kıymetli bir dost. Orman çok güzel, çok güzel bir varlık memleket için. Yalnız ormancılara benim bir tenkitim var! Çok kızıyorum, kızgınlığımı da Akra radyosundan sizin huzurunuzda ilan ediyorum. Yazmışlar: “Ormansız yurt vatan değildir.” Peki, ne yapalım ormansız yerleri düşmana mı verelim?Bir vecize güya ama ne kadar tatsız, saçma. Çölüyle, kayalığıyla, ağacıyla, ağaçsız yerleriyle her tarafı bizim vatanımız. Dedemizin kan döktüğü, şehit olduğu, Allah rızası için cihat ettiği, bize emanet bıraktığı her yer vatanımız. Çöl de olsa, kaya da olsa, bataklık da olsa, hiç ot bitmese bile vatanımız. Ormancıların o sözü mutlaka değiştirmeleri lazım. Vatan her taraftır; çöl de olsa vatandır. Bir zaman gelir çölün de kıymeti anlaşılıyor.

Kazıyorsunuz, sondaj yapıyorsunuz altından petrol fışkırıveriyor. Çölleri bizim değil diye bırakmak olabilir mi? Bunu bir başka şekilde ifade etmek lazım. Ormancı kardeşlerimizin duygusunu doğru kelimelerle doğru ifade edebilmesi lazım. Hani demeli ki; “Ağaçsız olduğu zaman vatan güzel değildir.” Vatandır ama yakışık almaz, çıplaktır, yoksuldur, titremektedir filan desin. Başka şekilde o duygularını ifade etsin diye düşünüyorum. Gelin, bugün bizim Ilgaz’daki bu sohbetimizin sonucu, hatırası olsun, söz verelim böyle sanki birbirimizin ellerinin üstüne ellerimizi koymuşuz da ant içiyormuşuz gibi, ant içelim, söz verelim. Zaten ağaç dikme mevsimi de geliyor. Ağaç dikme mevsimi sonbahardır. Sonbaharda ağacı dikerseniz, kışı geçirince ilkbahara kadar ağaç gayet güzel yerini sever, yerine hazırlanır; ilkbaharda çok güzel filizlenir, büyür. Şu zamandan başlayalım. Bir kere ilk önce aklımıza ağaç dikme niyetini yerleştirelim. Anadolu’da çıplak bir tepe, ağaçsız bir yer bırakmayacağız.

İtirazınızı duyar gibi oluyorum:Karadeniz sahilleri, İstanbul ile Şile arası eskiden ormanmış, bıraksak yine orman olur. Çünkü orada yağışlar iyi. İç Anadolu’da durum öyle değildir. İç Anadolu kurak, orada ağacı nasıl yetiştirebiliriz diye düşünebilirsiniz, içinizden itiraz edebilirsiniz. Sanki o itirazları duyar gibi oluyorum. Hoca kurnazlık yapıyor da, kendiliğinden ağaç bitecek yeşerecek yerleri söylüyor. Hayır. Ben başka bir yer de söyleyeyim size. Bor’lu bir dostumuz anlatmıştı. Aksaray’dan geçip o muhteşem Hasan Dağı’nın yanından kıvrılarak Niğde’ye Bor’a doğru dönersiniz. O Hasan Dağı büyük ölçüde �, � çıplaktır, bir iki yerinde yeşillik görünüyor, insanın yüreği parçalanıyor. Yol boyu çıplaktır. Niğde’ye varıncaya kadar, işte biraz Niğde’ye Bor’a yaklaştığınız zaman iki tarafta yolun kenarlarında evler, köyler, köylerin yanında da birkaç tek tük ağaç görebilirsiniz. Ama o Hasan Dağı’nı, o dağları oradaki arkadaşlarımız anlatıyor; bir insanın kucaklayamayacağı kadar kocaman kocaman kökler var oralarda diyorlar. Demek ki eskiden ağaç varmış! İnsanların kuşatamayacakları kadar, birkaç tanesinin el ele tutup kuşatacağı kadar muazzam, muhteşem ağaçlar varmış. O ağaçlar gitmiş. O ağaçlar nereye gitmiş?Tabii bir, inşaat sanayiine gitmiştir.

Eskiden çimento olmadığından, inşaatlar taşla, ağaçla yapıldığından, hatta taşla yapılan binaların bile iç satıhları, döşemeleri, tavanları, kapıları, pencereleri ağaçtan olduğundan, keresteler bu işte kullanılmak üzere ağaçlar kesiliyordu. Burada zayi oluyordu. Dalları yakılıyordu. İşte, kışın başka yakıt da bilinmediğinden ağaçlar yakıla yakıla ormanlar azalmış oluyor.

Şimdi yakıt yerine kömür geldiğinden, inşaallah her tarafa doğalgaz da gelir. Kömür de çünkü havayı çok kirletiyor. Daha temiz olmasını temenni ediyoruz. İnşallah şu İran’la anlaşma yapılır da doğal gaz oradan da, Cezayir’den de, başka ülkelerden de gelir. Rusya’yla anlaşma yapılmıştı, borular Trakya üzerinden döşenmişti zaten. Ülkemizde yakıt için ağaç kesmek meselesi kalkar. Ondan sonra bu plastik pencere, doğrama kapı çıktı. Onu da ben sevinçle karşıladım şahsen. Hatta bu işi sevdiğimiz için biz bir Nafize plastik kapı pencere fabrikası da kurduk. Böylece kapı pencereye de ağaç harcaması azalmış oluyor, yakıta azalmış oluyor. Şimdi ağaçları koruyacak, geliştirecek başka tedbirler almamız lazım.

Eskiden ormanlık olan yerlerde kocaman ağaçlar kesile kesile ne oluyor? Bu sadece Türkiye’de böyle değil. Televizyonlarda seyrettiğimize göre dünyanın her yerinde böyle oluyormuş. Geçen ay bir televizyon programında gözlerimle gördüm. Yani şöyle bir kule kadar geniş ağaç; son derece büyük ağaçlar. Avrupalı kimseler gelmişler çatır çatır, en son model cihazlarla kesiyorlar, koca bir ağaç, uzaktan devrilişini gösteriyor. Muhteşem! Belki 100 metre boyundaki ağaç gümbür gümbür devriliyor. Tabii ağaçlar kesile kesile sonunda o köyler yaşanamaz hâle geliyor. Yerliler arkalarına bakarak, bir daha burada oturamayız, yağmur kalmadı, bereket kalmadı diye lanet ederek, kendi kendilerine ters sözler vererek kalkıp gittiler. O program da Afrika’daydı. Korkunç bir ağaç katliamı Afrika’da olmuş; o muhteşem ağaçlar, yüz yıllarda yetişen ağaçlar oralarda kesilmiş.

Avustralya’yı gezdik orada da gördük. Muazzam alanlar! Ağaçlar kesiliyor, okaliptüs filan diye açılıyor ve ormanlar azaltılıyor. Halbuki ormanların çok büyük faydası var. Bu bakımdan gelin söz verelim, bundan sonra ömür boyu her birimiz her yıl üç tane, beş tane ağaç dikeceğiz. Anadolu’nun ziraata uygun olmayan, beğenilmeyen yamaçlarını dahî; ki zaten ziraata uygun olan yerlerini de ziraatta kullanmamız lazım.

İlgililerden rica ediyorum. Siz de baskı yapın. Bu akşam çok değerli bir konuşmacı, siyasetçi burada konuşma yaptı bilgi verdi. Sivil toplum dediğimiz dernekler, vakıflar; içtimaî, dinî gruplar, tarikatler; bunlar toplumun çok kıymetli varlıklarıdır. Bunların yol göstermesi, baskı yapması; yöneticileri yönlendirmesi lazım diyor. Siz de yönlendirin. Bakın, tarım alanlarına fabrika, ev, bina yapılmasın. Bursa’nın yeşil ovası kiremitle dolduğu gibi olmasın.

Yeşil alanlar yeşil, kalsın, kayalık yerler yamaçlar planlanıp, evler oralara yapılsın. Tarım alanlarının zaten tahrip edilmesini istemiyoruz. Bu hususta daha ciddi tedbirler alınsın, fiilen uygulansın. Söz olarak tedbir alınıyor da uygulama yapılmıyor. Ama bunu halk benimserse; hayır, buraya bir şey yaptırmayız, burası yeşil kalacak, tarım alanı kalacak, derse o zaman kanunlar da işler. Kanunlar var galiba, ama işlemiyor. Tarım alanlarını koruyalım. Bir de tarım alanı olarak kullanılmayan yerleri ağaçlandırmak… Uzmanlarla konuşalım, o yamaçta hangi ağaç yaşar? Hangisi daha kârlıdır, verimlidir?

Onları dikelim ve böylece ülkemizi koruyalım. Sevap kazanalım. Vefat ettikten sonra da arkamızdan kabrimize nur yağsın, sevaplar gelsin, defterimize melekler sevap yazsın, âhirette yüzümüz gülsün. Allahu Teâlâ hazretlerinin huzurunda, Mahkeme-i Kübrâ’da yüzümüz gülsün. Sonuç güzel olsun diye bunu temenni ediyorum. İnşallah önümüzdeki günlerde beni dinleyen derneklere bağlı kardeşlerimiz de -bu hususta zaten Bizim “Çevre Ahlak ve Kültür Dernekleri”miz var, bir şeyler, orman tesisi, ağaçlandırma çalışmaları yapıyorlardı.- tekrar teyakkuz hâline geçsinler, alarm diyorlar ya alarma geçsinler.

Yeniden şu ağaçlandırma işine başlayalım. Şu Ilgazlar gibi her tarafı, son derece güzel ormanlarla dolduralım. Aynı sayfadan bir hadîs-i şerîf daha okumak istiyorum. Tabi konu değişecek ama konunun değişmesi de monotonluğu, ortadan kaldırdığı için hoşa gidebilir. Bazı bilgileri biz biliyoruz. Fakat onun bir başka yönden anlatımı oluyor, o noktada, ha, işin bu tarafı da böyleymiş diye bilgilenmiş oluyoruz, hoşumuza gidiyor. Sanıyorum bu hadîs-i şerîf size böyle bir etki yapacak. Peygamber Efendimiz buyuruyor ki: Lâ tec’alûnî ke-kadehi’r-râkibi yec’alü mâehû fî-kadehıhî fe-ini’htâce ileyhi şeribehû ve illâ sabbehû ic’alûnî fî-evveli kelâmiküm ve evsatıhî ve âhırihî. Bu hadîs-i şerîf sahâbi Abdullah b. Mes’ud radıyallahu anh tarafından rivayet edilmiş. Bu rivayet Peygamber Efendimiz’in bize bir tavsiyesini dile getiriyor.

Peygamber Efendimiz buyurmuş ki: La tec’alûnî. “Beni yapmayınız..” Ke-kadehi’r-râkib. “Yolcunun su kabı, kadehi gibi kullanmayınız. Beni o duruma düşürmeyiniz.” diyor. Ne demek izah edeceğim. Peygamber Efendimiz, beni yolcunun kadehi, su kabı gibi yapmayınız diyor. Kendisi de izah ediyor zaten, hadisin devamını okuduğumuz zaman anlayacağız. Yolcu ne yapar? Fe-ini’htâce ileyhi şeribehû. Su kabına matara diyoruz ya. Matara nereden geliyor? Taharet kökünden ism-i âlet, mathara-mithara veya işte o kökten bir kelime. Ne demek? Temizleme suyunu taşıdığı şey demek. İnsan abdest alıyor, yüzünü temizliyor, elini yıkıyor filan; işte o mathara, matara olmuş, sonradan kelimenin harfleri biraz aşınmış.

Yolcunun bir su kabı vardır, ağzı kapatılabilir. Eskiden de vardı bu, Arabistan’da da vardı. O zaman maden yoktu da su taşımak için kırba dediği şeyler vardı. Kırba yoktu da tulum dediği su kapları vardı; böyle içine suyu doldururlardı ağzını iple sıkıştırırdı, o zaman su taze [kalırdı.] Böyle deriden su kapları filan vardı. Yolcu su kabını alır yanına ne yapar? Buyuruyor ki Efendimiz;Fe-ini’htâce ileyhi şeribehû. “Suya ihtiyacı olursa kabını eline alır, ağzını açar.” Eğer iple bağlamışsa ipini gevşetir, ağzına çalkalanıp suyun dışarı akmamasını engellemek için bir şey tıkamışsa, onu açar, kaldırır içer. “İhtiyacı olduğu zaman içer.” Ve illâ sabbehû. “Eğer içmezse…” O zaman ne yapar? “Yolun sonunda içmediğini döker.” Suyu, ihtiyacı kalmadığı anda döker. Yani işine yaradığı zaman, ihtiyacı olduğu zaman içer, aksi takdirde döker. Siz beni bu durumda yapmayınız. İhtiyaç olduğu zaman hatıra gelen bir insan olarak, benimle ilginiz öyle olmasın demek istiyor ve açıkça söylüyor.

Efendimiz fasih idi. Fasih, Açık konuşan, karşıdakinin kolayca, açıkça anlayabileceği şekilde konuşma meziyetine sahip olan insan. Söz de, kelime de, cümle de fasih olabilir; konuşmacı da fasih olabilir. Sözün fasih olması, tam açıkça maksadı ifade etmesiyle; cümlenin fasih olması, tam açıkça ne demek istendiğinin anlaşılmasıyla olur. Yani sen ne demek istiyorsun, demeye lüzum kalmaz; açık bir söz. İnsanın fasih olması, açık konuşan, kolay anlaşılabilen, tereddüt edilmeyecek bir şekilde muradını, maksadını karşı tarafa aktarmasını başaran, güzel konuşan insan demek. Peygamber Efendimiz efsahü’l-arab idi. Yani Arap kavminin, Arapça konuşan insanların en fasihi, fesahat-i kelama sahip idi. Ve sözleri insan sözlerinin en üstünü idi. İnci, elmas gibi idi. Açık konuşurdu. Bir benzetme yapıyor. Neden benzetme yapıyor?

Benzetmeler dinleyenlerin hatırında iyi kalır da onun için. Yolcu matarasına suyu doldurur, ihtiyacı varsa kullanır. Olmazsa, işin sonunda döker evine girer. Suyun olduğu yere gelince onu kullanmaz. Öyle yapmayın! İc’alûnî fî-evveli kelâmiküm. “Söze başladığınız zaman bana salat ü selam getirin, beni anın.” Ve evsatıhî. “Sözün ortasında da söz düşürün beni anın” Ve âhırihî. “Sözün sonunda da beni yâd edin, anın, hatırlayın.” diyor. Biz galiba heyecandan bugün sözümüze başlarken buna riayet etmedik mesela. Bundan sonra inşaallah riayet ederiz.

Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz’i söze başlarken anmak lazım. Söze besmele ile başlamak lazım. Sonra Allahu Teâlâ hazretlerine hamdetmek lazım, Yaradanımız O, her nimetimiz O’ndan, hayatımız O’ndan, dönüp O’nun huzuruna varacağız; Allah’a hamd ü senâlar etmeliyiz. Ondan sonra Peygamber Efendimiz’e salât ü selâmlar getirmeliyiz, öyle başlamalıyız. Bütün eski âlimler, müellifler kitaplarına, sözlerine hatta şiirlerine böyle başlamışlardır.

Kitapların tertibinde kesin olarak bulunan bölümler bunlardır: Besmele, Hamdele, Salvele başta bulunur. Ondan sonra Peygamberimiz’in ashâbına salât ü selâm getirilir. Sonunda da: Sübhâne rabbike rabbi’l-izzeti ammâ yasifûn ve selâmün ale’l-mürselîn ve’l-hamdü lillâhi rabbi’l-âlemîn .

Ayetlerini okuyoruz. Bunun içinde salât ü selam da var, Allahu Teâlâ hazretlerine hamd ü senâ da var. Sonunu böyle bitirmek de güzel. Ama demek ki arada da fırsat düşürdükçe anacağız. Gerçi biz arada andık, Peygamber Efendimiz şöyle buyurmuş filan diye; Peygamber Efendimiz’in adını andığımız her yerde en kısa, hiç olmazsa aleyhisselam dememiz lazım veya sallallahu aleyhi ve sellem dememiz lazım veya daha güzel, daha uzun, daha makama, mekâna sözün akışına uygun bir şekilde ismi ile beraber salât u selam getirmemiz lazım. Dedelerimiz, ecdadımız, büyüklerimiz, nur içinde yatsınlar, Allah hepsinden razı olsun.

Bize bunu öğretmişlerdir. Biz böyle bir mübarek zatın adının parçası gibi onun arkasından duasını yaparız. Mesela Nuh deyip, Nuh şöyle yapmış demeyiz. “O senin askerlik arkadaşın mı niye ismini öyle kullanıyorsun?” deriz. Nuh aleyhisselam deriz. Aleyhisselam ne demek? Ona selam olsun demek; yani bir dua, bir temenni, Allah’tan onun için bir hayır istemek oluyor.Peygamber Efendimiz aleyhisselam veya sallallahu aleyhi ve selem…

Tabii bir Peygamber Efendimiz’e dua etmek var, bir de onun âline, ashâbına, etbâına cümlesine dua etmek var. Ona tâbî olan, onun sevdiği, onu seven insanlara dua etmek var. Salât ü selâm böylece olmalı. Demek ki konuşmalarımıza besmele ve hamd ile ve bilhassa Peygamber Efendimiz’i anarak başlamamız lazım. Ortasında da Peygamber Efendimiz’i yâd etmemiz lazım, sözün sonunda da Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz’i yâd etmemiz lazım.

Bunlar yapılmazsa işler yanlış, eksik, kusurlu olur. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz’e insan bir defa salât ü selâm ederse, Allah ona on tane lütufta, ikramda, ihsanda bulunur, rahmetini bahşeder; salât ü selâm getiren mahrum kalmaz ve hayırlara vesaireye mutlaka nâil olur. Peygamber Efendimiz’e de kişinin salât ü selâmı götürülür, melekler tarafından bildirilir: “Yâ Resûlallah! Sana filanca beldeden falancanın oğlu falanca veya filancanın kızı filanca salât ü selâm eyledi, tebliğ ediyorum.” diye melekler, nurdan tabaklar içinde Peygamber Efendimiz’e salât ü selâmı götürür, tebliğ ederler, bildirirler.

Çok kısa bir anda, derhal bildirirler. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz de; “Bana salât ü selâm getirilince salât ü selâm getireni adıyla sanıyla, memleketiyle bilirim, bileceğim.” buyuruyor. O kabrinde hayydır, diridir. Allahu Teâlâ hazretleri her şeye kadirdir, o salât ü selâmı alır. Alınca ne yapar?Mukabele eder. O da salât ü selâm getirene dua eder. Böylece Resûlullah Efendimiz’in duasına, sevgisine, teveccühüne, iltifatına mazhar olmuş oluruz.

İki hadis-i şerif okuduk. Gelin bir hadîs-i şerîf daha okuyalım, sohbetimizi öyle tamamlayalım. En aşağı üç olsun. “Bir şey ikilendi mi üçlenir.” diye bir söz var. Ona uyalım. Abdullah b. Ömer radıyallahu anhümâ’dan bir hadîs-i şerîf: Lâ tebdeû bi’l-kelâmi kable’s-selâm ve men bedeeküm bi’l-kelâmi kable’s-selâm fe-lâ tücîbûhu. Bu da selamla ilgili bir hadîs-i şerîf. Peygamber Efendimiz, yasaklıyor, nehyediyor. Yasaklamaya “nehyetmek” derler. Lâ tebdeû bi’l-kelâmi kable’s-selâm. “Selamdan önce konuşmaya başlamayın.” Pattadak konuşmaya girmeyin, önce selam verin.

Bir insan bir insanın yanına gittiği zaman veya bir grup öteki grubun yanına geldiği zaman önce ne yapacak? Önce selam, ilk vazife selam! Selam verecek, konuşmaya ondan sonra geçecek. Kapıyı çalıyor, tık tık, “Gir!” deyince içeriye giriyor, ondan sonra şöyle oldu böyle oldu filan. Hemen söze başladı. Bu böyle bu hadîs-i şerîfe uygun olmadı.

Bir arkadaşımız anlatmıştı. Malezya’ya gitmiş, oradaki rektör İngiltere’den tanıdığı arkadaşıymış. Birbirlerinin boyunlarına sarılmışlar, neydi o günler diye talebeliklerini anmışlar, oturdukları sırada rektör, üniversitenin reisi, kapı çalınmış içeriye bir öğrenci girmiş. “Hocam şöyle oldu böyle oldu.” deyince;”Çık dışarı, çık dışarı!” demiş, çocuk şaşırmış tabii, afallamış. Demiş ki;Çık dışarıya, kapıyı kapat, tekrar kapıyı çal içeri girince selam ver öyle başla!

Demek ki üniversitenin reisi olan Malezyalı Profesör bu hadîs-i şerîfi biliyor. Konuşmaya selam vermeden başladığı için işi başından başlattırıyor. Dışarı çıkarttırıyor tekrar usûlü ile girsin, çocuk öğrensin diye… Tabii hocalar, üstatlar talebelerini yetiştirecekler. Efendimiz’in emri böyle: “Söze, selamdan önce başlamayın.” Önce selam verin ondan sonra başlayın demek. Peki, birisi yanlışlık yapar böyle başlarsa? Ve men bedeeküm bi’l-kelâmi kable’s-selâm. “Kim size selam vermeden söze başlarsa…” Fe-lâ tücîbûhu. “Ona karşılık vermeyin.” Susun, cevap vermeyin, anlasın. Yani es-selamü aleyküm demedi hemen söze başladı, susun, anlasın. Önce selam versin ondan sonra siz de onun cevabını verin.

Çünkü Selam Allah’ın isimlerinden bir isimdir. Manası çok derindir. Hem dünyaya ait temennileri ihtiva ediyor. Hem de ahirete ait temennileri ihtiva ediyor. Yani siz bir insana selam verdiğiniz zaman aslında onun cennetlik olmasını bile istemiş oluyorsunuz. O kadar derin bir mânası var. Onun için es-selamü aleyküm demek günaydın, tünaydın ile karşılanacak bir şey değil. Çünkü Arapça’da es-Selâm çok derin manaları olan bir kelimedir. Öteki kelimeler onun yerini tutmuyor. Onun için es-selâmu aleyküm demek lazım. Efendim ben Arap mıyım?

Hayır, bu artık Arap selâmı olmaktan çoook daha üstün, dinî mânası, sevabı olan, insanın Allah’ın rahmetine ermesine sebep olan dinî bir görev. Ezan gibi, namazdaki Fâtiha, Allahu ekber, Sübhanallah gibi bizim olan, dinî yönden bizim olan bir şey. Onun için selamün aleyküm denilecek. Önce selam… Nezaket de, zarafet de böyle, dindarlık da bu şekilde. Önce selam verilecek, selamdan sonra konuşmaya usulüyle başlanacak. Onun için bazen bakıyorum hoşuma gidiyor toplantılarda, böyle canlı ateşli hatipler, kardeşler çıkıyorlar: Sizi selamların en güzeli olan Allah’ın selâmı ile selamlıyorum. es-Selamu aleyküm ve rahmetullah diye başlıyorlar.

Tabii herkes sevgiyle aleyküm selam ve rahmetullah diyor. Dün Kadın Çayırı diye bir mesire yerinde sohbet ediyorduk. Piknik yeri değil mesire yeri var genişçe; orada anlatıyorduk. Bizim cefâkeş polis kardeşlerimizi çok seviyoruz, çok sevmeye başladık doğrusu, çok da mazlum durumdalar. Onlar bizim arkadaşımızı arabayı öne sürüp, kılavuzluk edip o çayıra getirmişlerdi. İşte orada dedik ki, ya hemen gittiler ağırlayamadık, ikramda bulunamadık. Onlar hakkında konuşma başladı da, bizim bir arkadaşımız anlatıyor… Polis beni yolda durdurdu. Ben camı açtım; “es-Selâmü aleyküm memur bey.” dedim.

“Çok güzel selam verdin, geç!” dedi, bizi geçirdi diyor. Elhamdülillah böyle tatlı hatıralar anlatıyor. Konuşmalarımızı, karşılaşmalarımızı selam ile başlatalım. Konuşmayı ondan sonra yapalım. İşlerimize besmele ile başlayalım, Allah’a hamd ü senâlar edelim. Ondan sonra Peygamber Efendimiz’e salât ü selamlar edelim. Sadece yolcunun ihtiyacı olduğu zaman su içtiği gibi Peygamber Efendimiz’i böyle bir yerde anıp da sonra unutmayalım. Sözün başında da, ortasında da, sonunda da Peygamber Efendimiz’e salât ü selam getirelim. Peygamber Efendimiz’in yolunda yürüyelim. Sünnetine uygun hareket edelim.

Çünkü Peygamber Efendimiz’in çok güzel tavsiyeleri var. Ağaç dikmekle ilgili tavsiyeleri de var. Ağaçla ilgili onu da okuduk. Yangın çıkmasın diye ateş söndürmekle de ilgili hadîs-i şerifîni de okuduk. Artık Kastamonu ve çevresindeki kardeşlerimiz, bu konuşmamı dinleyen kardeşlerim kendilerinin ecdattan gelme bu kanaatlerini düzenleyecekler, düzeltecekler. Yani burada uygun değil. “Ormanda ateşi yanık bırakırsam ben gittikten sonra bu kocaman bir yangın olur.” diyecekler. Hadîs-i şerîfe uyacaklar. Bir insanın bir hatasını anlayıp da hatasından dönmesi çok büyük fazilettir. Hatasından dönen, doğruya gelen kulları Allah çok sever.

Biz de kötü âdetlerimizi ata ata faziletli, kâmil bir insan olacağımız için her gün hatalarımızı düşünüp, hatalarımızdan kurtulmaya; güzel huyları, âdetleri edinmeye çalışmalıyız. Sonunda da şöyle, ben nedense en güzel şey hep oymuş gibi geliyor, kaymaklı kadayıf filan diyorum. Kaymaklı kadayıf, lokum gibi tatlı, sevimli, geçimli, Allah’ın sevdiği, kulların sevdiği, güzel huylu, faydalı müslümanlar oluruz. Allah da sever. Dünyamız da bahtiyâr olur, ahiretimiz de mutlu olur, iki cihan saadetine nâil oluruz. Allahu Teâlâ hazretleri sizi sevdiği kullarından eylesin, Cennetiyle cemaliyle müşerref eylesin; hem dünyada hem âhirette sevdiklerinizle beraber bahtiyar eylesin. es-Selâmu aleyküm ve rahmetullahi ve berekâtüh.Allahümme salli ala seyyidinâ muhammedin ve alâ âlihî ve sahbihî ve men tebi’ahû bi-ihsânin ecmaîn ve ahiru da’vânâ eni’l-hamdü lillâhi rabbi’l-âlemîn.

Yorumlar

Yorumlar (Yorum Yapılmamış)

Yazı hakkında görüşlerinizi belirtmek istermisiniz?

Yorum yapabilmek için giriş yapmalısınız.

Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, pornografik, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.

Tema Tasarım | Osgaka.com